AYÇA

2009-05-07 06:23:00

Tüy yumağı! Sevmezsen ta cehennemin dibine sev!

Allaan şişkosu. Meymenetsiz…

Hep senin yüzünden kızım! Vebalim boynuna diye boşuna bas bas bağırmıyorum…

Hatta bağırmıyorum da ben! Sesim yüksek…

Bi dakika biraz daha baştan anlatmak istiyorum…

Her şey lise 2’nin ikinci öğretim dönemi başladı. 2005’in bu zamanları.. Mart, Nisan, Mayıs gibi bi şeyler.. Ben ki havaii, ben ki şıpsevdi, ben ki nar çiçeğinden çapkınım, gül dalından hovarda

O yıl kiiii, ben daha hayatımda ne duydum, ne gördüm.. Öyle bi yıl..

Madem o yıldan bahsediyoruz biraz daha başından başlayayım 2004’ün yaz ayları...

Saçlarımı perma yaptırmışım göğüs hizamda kıvrımları, Victoria Secret kızları gibi attıra attıra yürüyorum. Kaba etim yükselerek arşa değecek belki, öyle bi havalıyım…

Küçük dağları ben yarattım ya, herkesle gereğinden fazla bir samimiyet, espirinin bini bi para, laçka yeni yetme hatta yetmeme durumundayım.

O zamanki telefonum kameralı olsa aynadan kendi fotoğrafımı çekerdim, öyle diyeyim!

Bir de yar sevmişim en ülkücüsünden, evlere şenlik.. Bahadır… Konumuzla alakasız ama adı geçmişken anayım kendisini de. Hatta ilk kez burada anlatacağım kendisini.

 Birkaç yaş büyüktü benden o zaman. E haliyle şimdilerde de öyle olsa gerek. :)

Benden hiç öyle bi talep gelmemesine rağmen yanındaki çapulculara sürekli “Yengenizin canı şunu istiyormuş, bunu istiyomuş.” Deyip kafasıyla komut vermesi ve O iki safın da “Hemen Ağabey.” Diye markete koşmaları hala kulaklarımda çınım çınım çınlar.. “Ay Bahoş deme öyle yenge falan ne kırosun; ay valla içim bi fena oluyor.” dedikçe ben, arkadaşlarının gitmesini bekleyip “Ya kızım şunların yanında bahoş mahoş diye konuşmasana. Koskoca reis duruyor senin karşında.” Demesi beni gülmekten yerlere yatırırdı. “Ayol senin her yerin reis olsa n’olur, ne reisi ki bu boğadır boğadır, ben de mi sana ağabey diyeceğim şimdi?” diye dalga geçerdim. Yine de hiç kızmazdı bana.

 Tek ortak özelliğimiz “Mazinde bir tarih yatar.” melodisiyle çalan cep telefonlarımız.. Belki de futbolcular erkek olmasaydılar ya da Tuncay Şanlı o zamanların Arda Turan’ı olmasaydı, çok iyi anlaşacaktık ama kader kısmet işte. Bi Asena da ben olamadım :))))…

Mekanı cennet olsun, ayrılıp da tatile gittiğimde pek bi arayıp arayıp “Dudu” dinlettiydi..  Kalanlar gideni gönlünde taşır, aşk sevene yük olmaz..

Bazı bazı eşlik ettiği de olurdu; “Bile bile kafa tutuyor aşka, gözü kara o yine bildiğini okuyor.. çiçek gibi tazecik bik bik bik…

Bu “Çiçek gibimsi aslı” lafım da ordan kalma..Ooooo ooo onun da içi gidiyor ;)

Sonraki günler ben Alanya’nın kızgın kumlarından serin sularına akarken, dayım ağzında bim poşetiyle deniz yatağıma yüzüp ülke turizmine yaptığım katkıları yerle bir ederken, Germen gencin yanımdan uzaklaşması ve Baadır’ın Tarkan şarkısı mesajlarıyla geçti…

Bu gönül ona torpil geçiyor..”

El bebek, gül bebektir o, ne yapsa inadına hoş görüyor, kara kara düşündürüyor..”

 Aldığım her nefeste attığım her adımda burda olsa cancağızım yanımda olsa…

Neyse efendim zar zor kaçabildim bu ana Ocağı yar kucağından..Bu ahval ve şerait içerisinde tek bir yorgunluk halinden bahsedilebilir; o da ölüm. Yoksa duyarsız Aslı’nın sütten ağzı yanması gibi bi durum söz konusu değil. Patenle Göreme yollarında kayarken tanıştığı genç yan sınıfından çıkmasın mıydı? Minik kelebeğimiz çocuğa iki günde aşık olup da “Saçlarımızı üç numara yapalım mı?” demesin miydi :).. Annesi genç kızımızın tembeliyatını bilip de “Derece sınıfına girersen saçlarını kazıtmana izin veririm.” Demesin miydi…

Tabi atladığım çimtur günlerini saymıyorum bile..Ah biz yok muyduk...

Kanatlı topaçınız ömründe ilk ve tek kere Final’de derece yapıp, derece sınıfına girdi. Hatta “Ayın Öğrencisi” panosunda fotoğrafı çıktı, fekat tam da o zaman izin kopardığından saçları artık 3numara idi. O yüzden kimse inanmıyordu o fotoğraftaki kıvırcık saçlı hatunun ben olduğuma lan kahretsin bak şimdi hatırladım. Hiç değilse bi fotoğrafını çekeydim ya… Tüh…

Göremeli de pek sarmadı beni yine buna benzer pek çok aşk hikayesi var, daha doğrusu aşk kısmı hikaye de, sadece rivayeti var..

Görüyorum ki konunun bi akrabasına atlamışız. (yuh aslı yuh dedim kendime ama daha kibar söylemek de istemedim.) Havaiilikten bahsedeyim derken yine aşk hayatıma giriş 101’ dersi gibi olmuş.

Öyle şımarık, böyle havalıydım işte özet bu.

Derken bir şey oldu.

Günlerden bir gün, lise2’nin baharı.. (En baştan kaldığımız yer)

Saç topağı bi kız..

 Ayça!

O geldi sınıfa. Kendi halinde sıradan bi kız. (Final’den bahsediyorum.)

Ben de kısacık saçlarımı bi gün mor bi gün yeşil yapıp geliyorum dershaneye…

Tanımayan yok. Herkesle bi kanka, bi muhabbet, bi sohbet, bi samimiyet…

Arkanın bi önü köşede otururum hep…

Kendi çapımda eğlenceli bi kızım.

Her neyse;

Bir gün, Ayça benim yerime oturmak istemiş ki erkenden gelip kitaplarını koymuş. Ben de kimin olduklarına bile bakmadan alıp başka sıraya koydum kitapları. Kendi kitaplarımı bıraktım sırama. Her gün Buğra’nın üşenmeden ana yollar çizip silgilerle araba yarışı oynadığı,  artık hademenin de bıkıp silmediği “ARDASLI” yazılı sıra yahu! Benim sıram!  (Bak arda’yı da hatırladım.. Ama onu anmayacağım. Hey gidi Dallas Final hey... =)) )

Tekrar neyse,

Ayça ki saç topağı, bi keresinde saçları ağzıma girmişti ondan beri muhattap olmuyorum... Şikayet etti beni, illa sırama, yanıma oturdu. Benim yanıma, Gülşah’ın yerine… “Ya kızım kalk gitsene istemiyorum seni sıramda.” Diye bik bik ediyorum.

Durdu durdu, gözümün içine baktı.

Bana hayatımı değiştiren o cümleyi söyledi.

BİLİYOR MUSUN BEN SENİ HİÇ SEVMİYORUM ASLI.

Sana sev diyen mi var yumuk, kalk git bak yakarım o saçlarını sevabıma. Buğra ver çakmağını ver hayırlı bi iş için kullanıcam ver.  Dedim..Kalktı yanımdan en öne geçti, hala bana saydırıyo oturduğu yerden: “Kıza bak ya sanki babasının malı, Finalin sahibi sanıyo kendini, gıcık ya gerizekalı, kendini beğenmiş, sinir ya bırak ya bik bik bik..” falan filan..

Duymuyorum ben artık kimseyi.

Hala dumur vaziyette bozuntuya vermeden sallanıyorum.

Hayatımda ilk kez biri bana “Seni hiç sevmiyorum.” Dedi.

Şok oldum.

Sıradan bi kız aslında, sıradan bi şekilde belki de farkında olmadan dedi. Ben de biliyordum herkesin bana tapmadığını ama böyle açık açık hiç duymamıştım.

Acayip sarsıldım.

Sevip sevmemek ya da sevilip sevilmemek değil sorun. Pek çok kişinin benden haz etmediğini bilirim hatta kimileri tarafından sevilmediğimi de bilirim ama duyunca bi fena oluyorummuş. Ben o zaman anladım.

Özgeyle konuşurken de öyleydi “Seni sevdiğini mi zannediyorsun?” Demişti. Allaam nası koydu bu laf bana öyle.

İlgi sevgi manyağı mıyım neyim? Niye sevilmediğimi duymak bu kadar yıkıyor beni anlamıyorum.

Kimse beni sevmesin ama “Sevmiyorum.” Demesin. Çok üzülüyorum yahu.

Hani korkularıyla yüzleşmeli insan hesabı; sevilmediğimi anladığım yerde sürekli söyletmeye çalışırım. Hatta bi dönem AIDSli diye (töbee.. dalga geçecek başka bi hitap şekli bulamamışım herald.. gençlik işte.. Allah korusun) dalga geçtiğim zorunlu sıra arkadaşım Kübra’ya “Aslı’yı niye sevmiyorum.” konu başlıklı bi liste hazırlatmıştım.

Nası bi takıntı olduysa bende.

Hep o Ayça yüzünden.

Kız beni bin kere unutmuştur ama hala ne zaman sevilmediğimi duysam O’nu hatırlar, üzülürüm.

Sevmesin zaten.. Sen sevsen n’olacak, sevmediğine değil de söylediğine üzülürüm..

Hep O kızın yüzünden. O başlattı…

Hatırladıkça tüylerim diken diken..

Tüy yumağı..

Yumuk..

(Yazılma amacı olmayan bi yazıyı Teoman şarkısıyla sonlandırırken Tuçe’nin “Aslı bi doktora git artık.” Çığlıklarını duymak istemediğimi bir kez daha belirtir, hasretle sarılırım sana Ziyaretçi, özlemişim :) )

Doktor, doktor, kimse beni sevmiyor doktor..” ühühühü.. :)))

Yumak

NOT: Ana ocağı derken ki ocak terimi pek tabii ana’ya ait değildi, bildin ya? Kaç kaç kaç…

Hiç Aslı Olmayan Aslınız

Hiç ASLI yoK

60
0
0
Yorum Yaz