1987’den bugüne arkadaşlıkta bir gelenek…

2011-09-28 11:58:00

 Duranların Başak

1987’den bugüne arkadaşlıkta bir gelenek…

2006

 

Hatırladığım ilk halinde saçlar devasa kabarıklıktaydı, bi ön bi arka sıramda oturur, mıknatıs gibi sınıfın geri kalanının bakışlarını kendine çekerdi. Herkesi güldürür fakat ben dahil herkese mizahından bi parça sokmadan edemezdi. Lafı yediğinizle kalır, “Bozulmadım ki.”yi göstermek için ehe-mehe gülerdiniz. Gri gözleri, yakan-top bebeği ve umursamaz tavrıyla herkesle konuşabilecek bir şeyi olan tek insandı. Hatta duvar ve Burak ikilisinin ortasında oturan ve bazen onlarla bile muhatap olmak istemeyen ben’imle bile çekinmeden konuşur, aşılarımın tam olduğunu gösterirdi diğerlerine.

2007

 

Rezilliğimiz nasıl oldu da ortak paydada buluştu ve aynı kabinde söküğümü diker oldu hiç bilmiyorum; ama sanırım Çağdaş’ın yakışıklı dönercisinin etkisi ve hazır oraya gitmişken içecek reyonundaki iç çekişmelerimiz yakınlaştırdı bizi. Sonuç olarak plastik bardaktaki yatay çubukları sayarak dozunu iyi ayarlayabildiğim Binboğa ve Capy ’nin bugün dostluğumuzun temellerinde çok büyük katkıları var.

İkna kabiliyeti akıllara durgunluk verecek düzeyde. Öyle ki sınav günü fön çektirmek için beni ardından sürüklemesi ve bunu kendi isteğimle yapmışım gibi hissettirdiği için gık diyememem bugün bile şaşırtır beni.

Sigarayı bırakmasını tembihlemelerim de o günlere dayanır. Hatta bir ara beni ciddiye alıp bırakma kararı vermişti. Ta ki diğer arkadaşlarından biri sigarayı bıraktığı için O’na küsene kadar… O vakit “Hayır.” Demiştim; “Bu kız sandığım kadar zeki değil, sadece çok fazla Cem Yılmaz izliyor, bu yüzden komik.”

 

2008

 

“Vefasız” kavramının içini doldurabilecek en iyi örnek benim. Gerek fiziğime gerekse sosyo-kültürel “backround”uma bu kelime cuk oturuyor. Hatta basenlerim birazcık F’nin oradan falan taşıyor. Ağız dolusu vefasızım. Üf!

 Aylar boyu bir iki kelime zor konuşmama rağmen her gördüğünde halimi hatrımı sorar, ne yapıyorum iyi miyim diye yoklar Başak, sanki daha dün konuşmuşuz gibi. Sanki enseye tokat değil de enseme dokunulmasından huylandığımı ve nefret ettiğimi bilir gibi... Vefa beklentisi olmaması ve her karşılaştığımızda can ciğer kuzu sarması, gönüllere taht kurmasın da neylesindi.

Burak’ın “Geleceksin.” Diye kestirip attığı ve beni bir araya getirmeye çalıştığı sınıf arkadaşları toplantısına ancak “Başak gelecekse gelirim.” Belki o zaman katlanılabilir olur durum diye umduğumu ve bunu yüzüne karşı da söylediğimi bilirim. Ama daha ihtişamlı bir sevgi gösterisi olmadı hiç.

Genelde herkesle birkaç gün içinde “kanka” olabilme kapasitesindedir Başak. Sıcakkanlılığı, hoş sohbeti herkesi kendine bağlar ve O da herkese hemen güvenir. “En yakın” arkadaşı olmak çok da zor bir durum değildir. Muhtar adayları gibi herkesi tanır. Bu mizacı beni şuna inandırıyor ki “tanışıklığımız” onun girişimi olsa da demlenmemiz “dostluğa” evrilmemiz benim yabaniliğim sayesindeydi.

 

2009

 

Artık temelleri olan bir ilişkimiz var, birbirimizi tanıyor, geçmişini biliyoruz. Bi gün bi telefon konuşması yaptık, ikimiz de aynı boka batmışız. Ağlıyoruz. Bu benim bırak arkadaşı, herhangi bir insanın önünde, yanında ya da duyacağı bir yerde bile yapabileceğim bir şey değil.

Konuyu ise şu an burada dile getirmek bile istemiyorum. Başaktan başka bilen de yok zaten. Sanki kaderimiz bir yazılmış. Bizi birbirimizden başka anlayabilecek biri yok sanki. Sadece ikimizin güldüğü esprilerin yanına sadece ikimizin ağladığı hüzünler koyuyoruz, sadece ikimiz sevinip, sadece ikimiz boyuyoruz bahtımız gibi kara saçlarımızı. Beraber yürüyoruz biz bu yollarda, beraber ıslanıyoruz yağan yağmurda…

Salyamız sümüğümüze karışana kadar ağlıyoruz diğeri destek verirken belirli aralıklarla… Ben çekip gidiyorum, diğerleri gibi kolumdan tutup “Gitme.” Demiyor Başak. Arkamdan bir tas su döküyor, kurumadan dönerim diye.

 

2010

 

Evet tam orası bebeğim. Resmen Ocean’s 11’daki Brad Pitt le George Clooney gibi oluyoruz. Konuşacak bir şey bulamıyoruz çünkü muhabbetimize bir bakış kafi olmaya başlıyor. Leb demeye mahal bırakmayacak düzeydeyiz. Arkadaş ortamında, sokakta, evde, alışverişte o kadar çok gülüyoruz ki artık insanlar bizden soğuyor.  Yanımızdaki üçüncü kişi bizden nefret ederek ayrılıyor.

Artık “sevdiğimiz kız”ı ailemizle tanıştırıyor, namusumuz belliyoruz.

Gözlem yeteneği, fil hafızası beni kendine hayran bırakıyor. Gerçekten kıvrak bir zekâsı olduğunu ve hayırlı işlerde kullanmasını umduğumu biliyorum. Yorum yeteneği inanılır gibi değil. Kendisi dâhil şimdiye kadar yaptığı hiçbir yorumda yanılmadı. Bir tek kez bile.

Kolumda Başak, elimde damgalı bir belge, çiseleyen yağmurda bayır aşağı ağlıyorum… Konuyla hiç alakası olmamasına rağmen “Zaten Burak da sallamadı.” diyorum, “Arayım mı, gelsin hemen?” diyor panik içinde Başak. “Hayır” diyorum. “İlgilenmesin domuz, ihtiyacım yok.” “Ne yapmak istersin, hadi….” Diyor. Ne desem “Hadi yapalım.” Demeye hazır. Hani bi hediye alırsınız da “Düşünmen yeter.” Dersiniz ya nezaketen. Bizde düpedüz düşünmesi yetiyor, nezaketten bihaberiz çünkü.

Akademik başarılarımıza, sevda şakalarımız ekleniyor. Ortak özellik artık paçalarımızdan aksa dönüp de yerden almaya tenezzül etmiyoruz. Amaağn ne önemi var nasıl olsa ikimiz de ilimizin aynı ilçesinden geliyoruz. Al bi tane daha ortak nokta. Mağazada tezgâhtar “Siz akraba mısınız, çok benziyorsunuz?” diyor. Al bi tane daha, bi tane daha…

 

2011

 

Artık izah mizahı bozuyor. Söyleyecek pek de bir şey kalmadı özetlemeye.

 Bazen bağır çağır kavga ediyoruz, bazen küsüyoruz, bazen küsüp de belli etmiyoruz, bazen yürürken etini büküyoruz. Bazen anne oluyoruz, bazen burnumuzdan soluyoruz.

Bazen bizzat düşürüp, bazen kendi düşenin dostu oluyoruz. Bazen ayağı suratımda uyanıyorum, bazen bi siktir git diyorum.

 Bazen omuz pıt pıtlanıyor, bazen sırt sıvazlanıyor.

 Bazen ders çalışıyoruz, bazen piyasa yapıyoruz. Bin kere tövbe edip soluğu yine Mangal Center’da alıyoruz.

Şampiyonluk maçında omuz omuza böğürüp, hastane koridorunda konuşmadan yürüyoruz.

Ne zaman biri kızıl diğeri kumral iki kadın görsek “Al bak geleceğimiz.” Diyoruz.

Bazen o burada dalından koparılmış bir zerdali gibi duruyor, ben orda zerdalisiz bir dal gibi duruyorum.

Bazen kader ayırıyor, bazen Allah kavuşturuyor.

Bazen 30 Eylül geliyor. Bazen Başak iyi ki doğuyor. Ben bu satırları yazıyorum, Başak yanımda uyuyor.

İyi ki Doğdun Ayışığı; bir sen eksiktin gümüş bir tüy dikmek için: Nice Mutlu Yıllara!

 

 

 

 

 

428
0
0
Yorum Yaz